 |
.:: Kaçkarlar 2007 ::. 22 Temmuz 2007 Oturduk düşünüyoruz.. Anlatmaya nereden başlamalı diye.
Kaçkarlar başlı başına hummalı bir olaydır DSK için. Başından beri diğer bütün etkinliklerden ayrı tutulmuştur...daha özeldir bizim için. Taşıdığı bambaşka anlamlar vardır, hayallerimizin arasında çok özel bir yeri...
Her sene olduğu gibi bu sene de ilk aylardan itibaren konuşulmaya başlandı. Dilimize bir karadenizdir dolanmış gidiyor..
Öncelikle; planlar... Aylar öncesinden nereye gitsek, nasıl gitsek, ne kadar kalsak, ne yapsak nasıl yapsak. İnanın "gittiğimiz yerde ne yesek"e kadar planlıyoruz her şeyi!!! (ki itiraf ediyorum bu planlamada çok yaratıcı davranamayıp daha çok hangi köye gidip mıhlama yemeli şeklinde düşünmüş olabiliriz)
Listeler yapıldı, tarihler ayarlandı(daha çok ayarlanamadı demeliyiz, bu sene "DSK tarihinin en kalabalık grubuyla" hareket etmeyi kafamıza koyduğumuz için herkese uyacak bir program yapmak bayağı zorladı bizi) hava durumlarına bakıldı. Çömezlerle son konuşmalar, bilet ayırtma-alma furyası (ki lüks Karadenizle seyahat ediyorsanız bu, tüm gününüzü kapsayabilecek bir "olay" haline gelebilir).
Yiyecek, ecza gibi normal alışverişlerin yanı sıra kazma, kask gibi anormal alışverişler de yapıldıktan sonra işte hazırız yola=)
11 Temmuz'da saatlerimiz 16:30'u gösterirken çıktık yola...
Otobüs yolculuğu ilgi çekici bir şekilde sorunsuz ve rahattı.."Ceviz oynamaya mı geldin?" isminde hafızalarda yer tutacak bir klasiği izleme şansına bile sahip olduk...
Ve işte 17 saatlik bir yolculuktan sonra Karadeniz'deyiz=)
İlk işimiz tescilli rehberimiz Ahmet Abi, nam-ı diğer Çoban Ahmet ile buluşmak oldu.
İkinci işimiz tescilli Sumrumuzla buluşmak oldu (ki o da nam-ı diğer kuzenim olmakta). Tabi eğer buna bir buluşma denebilirse, çünkü Sumru'yu yollardan topladık..
Savaş hocamızla da buluştuktan sonra gerçek anlamda yol göründü bizim için..
İlk hedefimiz Avisor yaylası - ya da Avicur kimilerine göre.. Burada arabamızı terk edip yürüyüşe başladık. Keyfimize diyecek yok=)
Çantalarımız sırtımızda üç saate yakın yol aldık. Dargovit geçidinden aşarak Yukarı Kaçkar Yaylası'na çıktık. Derebaşı mevkiinde yer beğenip kampımızı burada kurduk... Çadırlar kurulduktan sonra baktık saat daha erken, kimilerimiz etrafı keşfetmeye vurdu kendini, kimilerimiz yemek yapmaya girişti, kimilerimiz ise koyu muhabbete...(dedim size grup kalabalık diye=))
Ertesi sabah Altıparmak zirveye doğru yola koyulduk.. Güneydoğu yamacından zirvenin yamacına yamacına sokuluverdik grupçak. Zirve yolunun 13 kişilik, ve içinde malzemesiz ya da yeni başlayan insanların da olduğu bir grup için tehlikeli olması dolayısıyla hocamız grubu ikiye ayırmayı uygun buldu... Şanslılar(ki sayıları oldukça azdı) Taner ve Canberk, hocayla beraber zirve yoluna devam etmeye hak kazanırken biz geri kalanlar da "neyse canım önemli olan katılmaktı" deyip züğürt tesellisi moduna geçtik.
Tamam işte tamam! itiraf ediyorum grubun geri kalanlarının adına da konuşma hakkını kendimde görerek. 2 saat orda oturup belki bizi almak için geri gelirler umuduyla gözlerimiz parlayarak göklere doğru başımızı kaldırdığımızı, kıskana kıskana (kıskandığımızı da inkar etmeden üstelik), kendimize garip garip avuntular bulduğumuzu itiraf ediyorum! Hatta bir ara "biz de mi çıksak evet evet belki bizim de arkalarından takip etmemiz gerekiyor evet evet" şeklinde ya da "hadi geldiklerinde uyuyo taklidi yapalım görsünler hainler bizi bırakıp gitmek nasıl oluyomuş" şeklinde de saçmaladığımızı belirtmek zorundayım...
Tam artık gelmeyecekler herhalde demeye başladığımız sırada geldiler...Önce biraz surat yaptıysak da kolay çözüldük.. Hem zaten zirveye de çıkmamışlar. Esas sebep "grubu bekletmemek" olmakla beraber o kadar güzel bir şekilde "canım işte sizsiz çıkmak istemedik gönlümüz razı gelmedi" diye açıkladı ki keratalar bizim de kalbimiz yumuşadı=)
Şaka bir yana, kalabalık bir grupla aşılması gerçekten zor yollardan geçmişler. Bizim hep beraber kervan misali oralardan geçmemiz gerçekten uygunsuz olacaktı..
Dönüş yolunda buz parkurlarında yürürken düşme, kalkma, kayma pratiği yapmak o kadar eğlenceliydi ki sanırım kimse o kadar yolu boşuna mı yaptık diye pişmanlık duymamıştır=)
Zirve yolu boyunca bize eşlik eden eşi bulunmaz manzaralar da cabası.
Kampa döndüğümüzde gözümüze yandaki dere ilişti. E tabi girdik, eğer buna girmek denirse, çünkü dışardan bakan biri için anlaşılmaz bir şekilde bikinilerle bilek hizasına gelen suda çığlıklar atarak duran üç kız idik. Ama içeriden bakan biri için, o suyun soğukluğu...anlatılmaz yaşanır..
Gece 11 sularında tepelerden inen kimliği belirlenemeyen fenerli, silahlı, bol gürültülü bir kafile de gecemize renk kattı. Ben şahsen ve benim gibi birkaç arkadaş gayet gergin ve gayet kazmalı inmelerini beklemeye başladık ama bizim o kadar gerilmemize rağmen grubun bir kısmı da tamamen umarsızdı davetsiz misafirlere karşı ...Çünkü hatırladığıma göre Savaş hoca "bişey olmaz bişey olmaz" dedikten sonra gayet rahat sohbete devam ederken Sumru da alabildiğine mini şortlarla etrafta çadır ipleriyle ilgili birşeyler söyleyerek dolanıyodu.
Neyse ki gerçekten birşey olmazmış...Yakınlarımızdan bir yerlerden gereğinden fazla gürültü yaparak geçip gittiler..
Ertesi gün, planlarımıza göre Libler Gölü'ne geçiş yapacaktık. Dikkatinizi çekerim, "yapacaktık" ama maalesef yapamadık..
Çünkü bir gece önce başlayan ve bize acımaya hiç niyeti olmayan, kafasına göre takılan meşhur Karadeniz yağmurları, programımızı sabote etti... Avisor'dan hareket etme düşüncelerimiz yoğun bir sis tabakasının altında kaldı diyebilirim..
Biz de yılmayan, azimli, atak( ya da sadece biraz fazlaca sıkılgan) genç dağcılar olarak hemen başka bir yürüyüş rotası ayarladık... Kamp yerimizin yakınlarında olan ambar gölüne kısa bir yürüyüş..(kısa yürüyüşümüz 4 saate yakın sürdü bu arada.. )
Genç rehberimiz Kemal (genç dediysem ama bildiğin genç, 10 yaşındaydı kendisi=)) bizi kampın az yukarısında, konfor meraklısı dağcılar için (bi saniye durun! Böyle bi sınıf olmamalıydı) özel olarak kurulmuş pansiyonda karşıladı.
Ambar Gölü'ne varamadık sonra, o ayrı. Sisten, bırakın koca gölü görmeyi, önünüzdeki adamı tanımayı bile başaramıyordunuz çünkü... Sisten faydalanarak grubumuza karışmaya çalışan sapık inekleri de çok geç olmadan fark ettik neyse ki..
Sisli, ıslak, soğuk, tam anlamıyla gri ve yarı kör; yani tek kelimeyle muhteşem bir yürüyüştü. Geri dönüşte uğradığımız pansiyonda bizi bir sobanın karşılaması da yürümeyi ve ıslanmayı sevdiğimiz kadar sıcağı ve rehaveti de sevdiğimizi hatırlattı bize..(ardından gelen mıhlama da yemeği sevdiğimizi hatırlatmış arkadaşlara, ne yazık ki ben o sırada çadır yollarında bir nefer idim)
Akşamı Savaş hocanın ayı, boğa gibi normal olarak ürkütücü ve inek keçi gibi anormal olarak ürkütücü hayvan hikayeleri eşliğinde geçirdim...Öyle demeyin ama...Bilmiyorsunuz! Bir inek eğer yeterince ısrarcıysa bir ayıdan daha ürkütücü olabiliyor..
Akşam sisin ve yağmurun arsız istilası devam ediyordu. Arsız diyorum, çünkü özellikle yağmur gayet işgalci bir tutumla bize ait olan her şeye acımasızca saldırıyordu.. Sanırım herkesin her şeyi ıslandı o akşam..
Sabah Barış'la beni önemli bir misyon bekliyordu: "Milletten önce kalkıp toparlanıp Avisor'a inmek ve bizi alacak olan köylü rehbere yağmur nedeniyle Libler Gölü'ne gidemediğimizi, yola çıkmasının gerekmediğini bildirmek."
Neyse ki (ya da sabahın o saatinde boşuna kalkmış olduğumuz için bakış açısına göre ne yazık ki de olabilir) oradan geçen ve bizim gitmeyi planladığımız yönde giden bir "amca"ya rehberimize haber verme görevini yükleyip misyonumuzun ağır yükünden kurtulduk. Tabi amcaya yanlışlıkla rehberi "otobüsü olan bir şöför" diye tarif etmiş olduğumuzu daha sonradan anlamamız, hoş ama amcanın yine de haberi ileteceği bir şoför bulabilmiş olması daha da ilgi çekici bir rastlantı bence.. Sonuç olarak o haber istenilen yere gitti ya...Önemli olan da bu...
Yola çıktık. Rotamız değişmiş olarak. Yağmur bizi gideceğimiz yere kadar geçirmek konusunda ısrarlı.. Çok rica ettik, gerek yok gerçekten dedik, dinletemedik..
Avisor'a iniyoruz.. Yolda ıslaklık kelimesinin anlamlarını beraberce keşfettik.. Sınırları zorladık fikrimce...Bir dağcı bundan daha çok ıslanamaz ama biz 13 kişi olarak, ıslandık.
İndiğimiz yerin cennet olup olmadığı konusunda çok tartıştık.. Soba cennet olmalıydı...Çorba, mıhlama, yoğurt cennetlikti...Sonra kıyafetlerim çok ıslak diye bana hırka etek ve terlik veren kadınlar huri değil de neydi yani..
Ab-ı hayatı yağmurlu ve puslu bir yaylasında bulduktan sonra karadenizin, yine düştük yollara, bu sefer Çinçiva'ya...
Çinçiva; hocanın köyü, kalacağımız yer hocanın köydeki evi, yatacağımız mekan ise evin kulübesi. Ha bi de Poçi var ki söz edilmesi şart olan, o da hocanın köpeği..
Gecenin esas teması ayakkabı, kıyafet ve çadır kurutmaktı..İnanılmazdı ama, kuruduk. Ama doğruyu söylemek gerekirse ben eve gelene kadar gerçek anlamda kuru olduğumu hissedemedim...Islaklık paranoya oldu artık içimde.
16'sı sabahında Çoban Ahmet kapıda hazırdı bizi alıp götürmek için. Yolumuz Sırakonaklar'a, İkizdere-Ovit yolunu takip ederek, Karadeniz türküleri söyleyerek (arada parazit şeklinde ıpçıs ıpçıs şeyler karışıyordu ne çıkarsa bahtımıza diyip onlara da eşlik etmiş olabiliriz evet tamam yargılamayın hemen bizi..), gülerek eğlenerek kat ettik uzun kilometreleri.
Etrafıma bakmaktan bakıp bakıp mutlu olmaktan alamıyordum kendimi...Enteresan bir durum olduğundan değil, orada olduğumdan sadece. O insanlarla. Karadeniz garip bir yerdir diyorum size. Paylaşmak için en uygun mekandır sanki, yaşamak için, sevmek için.
Hodoçur yaylasında geceyi geçirmemiz için köyün kıraathanesini ayarladılar bize.. Rabia teyze diye bir dost edindik kendimize orada ve onun tatlı mı tatlı kızı Banu.. Rabia teyze bize kendi elleriyle yaptığı pideyi pekmezi mıhlamayı ve helvayı ikram etti. Onu sevmemezlik edemezdik=)) (canım hayır elbette bu kadar berbat insanlar değiliz.. Biz Rabia teyzeyi mutfakta hayat ve erkekler üzerine öğütler alırken sevdik)
17'si, gözler yine yukarılarda... Kaçkar eteklerine, Soğanlı yaylasına doğru yürüyüşümüz başladı...Ve müjde! Güneş yüzünü gösterdi bize uzunca gelen bir aradan sonra..
Ben güneşin boy göstermesinin sebebini Barış'ın o sırada söylediği "Güneş topla benim için" türküsüyle bağlantılı olmasını kim ne derse desin çok olası buluyorum. Mistik bir mekandaysan mistik şeylere inanacaksın..
Ama güneşin acizliğimizi fark edip suiistimal etmesi, bizimle bariz bir biçimde eğlenmesi, ce-ee diyip kaybolması da ayrı bir hoşluktu tabi..
Ama ne fayda..hancacalikler başlamıştı ya, hiçbir şey kaçıramazdı artık keyfimizi.. Bütün grubun durup hancacalik toplama işine kendini kaptırması görülmeye değer sahneydi..meğersem DSK piknikçi değil, dağcı hiç değil, bir grup botanikçiden oluşurmuş!
Soğanlı yaylası, oldukça soğanlıydı. Biz de topladığımız soğanlar rokalar ve 1 tek mantarla bir güzel bulgur yapıp akşam yemeğini seçkin bir olay haline getirdik. (Bulgura rokayı da kattığımı hoca bilmiyor sakın söylemeyin!! Hocaaaam güzel olmamış mıydı amaaaa! Haha!)
Ertesi gün, Hevek geçidinden geçerek Dilberdüzü'nü ve Kaçkar zirvenin sis içindeki uçlarını bucaklarını gördük.
Geri dönüş yolunda Soğanlı Gölü'ne uğrayıp bir Kaçkar adetini yerine getirdik: Göle girmek.
Gölsüz Kaçkar olmaz dediler bize, biz de öyle inandık...Dolayısyla bu fırsat kaçmaz dedik, attık kendimizi turkuaz sulara. Meğersem güvenilmezmiş o suların masum rengine. Atış o atış. Kim bıraktıysa kendini suların arasına kanlar arasında çıktı dışarı=). Komikti aslına bakarsanız, bir açıdan yani..
Taner'in ayağı tehlikeli bir biçimde yarıldı. Herkes pansumana verdi kendini, ortam adeta bir poliklinik. Meraklılar olarak toplaştık bakıyoruz masum masum. Meğersem o kadar masum değilmişiz.. Ece'nin çığlığıyla fark ettik ki sudan ben de karnımda ufak çapta bir delik açarak çıkmışım (Geçen gün biri yara izimi görüp apandist ameliyatı mı olduğumu sordu, yok dedim, göl yaptı. Bir anlam veremedi.)
Pansuman işlerini tamamlayıp kamp yerine döndük...O günü dinlenme günü yaptık ve bütün gün sallandık durduk. Güneşlendik, müzik dinledik, hatta mısır patlattık!! (Allah'ım biz ne biçim dağcıyız...Bunları bizden başka kimse okumuyor değil mi?)
19'unda sabah yine rahat bir hava içinde toplanmaya başladık...Hatta sanırım fazlaca rahattık.
Şöyle söyleyim, olaylar tam olarak nereden nasıl başladı bilmiyorum ama en son hatırladığım Ahmet abiyle Andaç'ın güreş tutuyor olduğuydu... Hatta bir ara İrem'le Sumru'nun da genel olarak birbirlerinin etrafında dönmekten oluşan, güreş olarak (belki) adlandırılabilecek bir şeyler yaptığına yemin edebilirim..
Yine gidiyoruz...
Gece.. Cefakar minibüsümüzdeyiz yine.. Yusufeli'nde cağ kebabı yiyip Artvin-Hopa üzerinden dönüyoruz yine kulübemize...Dağlarda geçireceğimiz son gecemizdi. Gece yolculuklarının genel ruh halinden midir, yoksa "dönmekte" olduğumuzdan mıdır bilinmez, sanki bir burukluk hakim minibüse. Ama yine de yolda mola vermeyi ihmal etmiyoruz; horon tepmek için, aniden aşka gelince hocayla Ahmet abi..
20'si ve 21'i dinlence niteliğindeydi artık.
Şelaleye gittik yıkandık..Fırtına deresi gerçekten bir deli kızmış, anladık.
Patates çıkardık topraktan, yemek yaptık hocayla beraber, kahve pişirdik, e haliyle fal da baktık.
Poçi'yle oynadık. Tekrar tekrar ebatına rağmen bu kadar sevimli olabilmesine hayran kaldık.
Yıldızları seyrettik... Onlar da bizi seyretti kanımca. Gülmüşlerdir halimize...
Yukarılara köylere yürüdük, taş evlerin mimarisine hayran kaldık.
Ah dedik..aaah ah..buraların olsak. Hepimiz en azından bir kere her şeyi bırakıp (Allah kahretsin her şeyi ama...)Buralara kaçmayı, karadenizin yeşilinin bizi saklamasını diledik..
Böğürtlen topladık ve sonra reçelini bile yaptık..
İki günü işte böylece geçirdik.
Ve sonra bitti.
21'i akşamüzeri her şeyle vedalaşıp, her şeyin tek tek elini öpüp, tüm ağaçların tek tek gözlerini süzüp, tüm pınarların hayır dualarını alıp, ayrıldık oralardan.
Dönmek miydi yaptığımız şimdi, ayrılmak mıydı kurcalar aklımı hala.
Otobüste, sılaya dönen yorgun argın seyyahlar gibiyiz hepimiz. Gözler dumanlı sanki azıcık, tıpkı yürüdüğümüz yolların dumanı geçtiğimiz yaylaların pusu sinmiş içimize. Gittiği yolların varacağı yer, evi şimdi, seviniyor mu üzülüyor mu belli değil camdan dışarı dikmişken bakışlarını.
Yazı: Nice Uysal Düzenleme: Barış Seber
Fotoğraflar: Barış Seber, Taner Çolak, Özgün Yalçın, Canberk Öztürk, Ece Uzmay, Andaç Alsina, Deniz Ezgi Onur  Ayder'de bir şelale |  Avisor yaylası ve Kemerli Kaçkar dağı |  Avisor'da inip yürüyüşe geçtik |  Dargovit aşıtına doğru yürüyoruz |  arkamızda bıraktığımız Avisor yaylası |  2950mt.deki Dargovit Aşıtı |  Altıparmak Dağı |  Aşıtta mola verdik. Zorlu bir iniş bekliyor bizi.. |  Dargovit'ten bir başka görüntü |  Aşıt ve Altıparmaklar |  Derebaşı mevkiinde kamp yeri belirliyoruz.. |  kampı kurduğumuz düzlük |  akşam yemeği |  gün batımında Altıparmak ve kampımız |  2. gün Altıparmak zirve yolunda... |  Kar parkuruna girdik |  Kazmalarımızla rahatça geçtiğimiz orta sertlikteki kar |  geldiğimiz yollar |  uzun kar parkurunda tırmanışa devam... |  Barış ve Taner oyalanarak geliyorlar... |  yuvarlansa da eğlensek dediğimiz kaya |  Cansu ve Canberk dinleniyorlar.. |  acemileri geride bıraktıktan sonra tırmanışa devam ediyoruz |  Yukarı Kaçkar Yaylası |  Tepeyi aştıktan sonra karşımıza çıkan Altıparmak zirve |  Aşıtta mola veriyoruz |  Savaş hoca, Canberk ve Taner'in devam edip, geri kalanların beklediği bölge.. |  Canberk ve görülmeye değer kayalar |  Savaş hoca Canberk'e birşeyler anlatıyor.. |  Ertesi gün gelmeyi düşündüğümüz ama sonradan vazgeçmek zorunda kaldığımız Libler Gölü |  Geri döndüğümüzde kampımıza doğru sisin geldiğini gördük |  kaya yuvarlana, 2 saatte çıkıp 10 dk.da indiğimiz kar parkuru.. |  birkaç kişi yukarıda kazma pratiği yapıyor.. |  Sisin üzerinde gün batımı keyfi |  3 gun boyunca hava böyleydi.. Kahvaltı yapıyoruz |  Ambar gölü tarafına günlük yürüyüş |  Sırt üstünde.. |  çıkması zevkli bir kaya |  rüzgardan oyulmuş 7 metrelik kar duvarı |  ertesi gün sırılsıklam ıslandıktan sonra ilk karşımıza çıkan sobanın başına üşüştük |  hocanın kulübesine döndük. Bütün gün kıyafet, ayakkabı ve çadır kuruturken, arada bulgur yiyoruz.. |  hocanın teleferiğiyle Fırtına deresini geçiyoruz |  güney taraftayız. Hala güneş görmedik.. Herkes çiçek işine girdi.. |  3 gün sonunda güneşin birkaç saniyeliğine çıktığı an.. Bunda Barış'ın söylediği "güneş topla benim için"in payı büyük. |  en güzel anlar molalar.. ve yemek |  küçük bir dere |  Soğanlı yaylasına çıkıyoruz |  Soğanlı Gölü manzaralı molamız |  sisler içindeki Kaçkar zirvesi ve Dilberdüzü |  şiddetli rüzgar esiyor.. |  DSK sahte Kaçkar zirvesinde :) |  ve göle girmeye gidiyoruz... |  Suyun soğukluğunu anlatıyor sanırım bu fotoğraf |  Nice de göle girdi girmesine ama karnının bir parçasını göle armağan etti :) |  Andaç ve İrem'e soğuk pek işlememiş anlaşılan.. |  Gazi Taner ve Nice'ye ilkyardım yapılırken... |  Soğanlı yaylasındaki kampımızda kahvaltı yapıyoruz |  Soğanlı yaylası ve kahvaltı |  Kafa yıkama yöntemleri... |  Soğanlarını yemeklere de kattığımız Soğanlı yaylası |  Ahmet abi ve Andaç güreş tutuyor.. |  Sırakonaklara inişe geçiyoruz |  geldiğimiz yerden inerken |  DSK ekibi |  dere geçiyoruz.. |  Vadiden bir manzara |  Çoban Ahmet |  Tekrar Çinçiva'dayız. Ünlü kemer köprü.. |  Barış armut topluyor |  Çinçiva köyünde geziyoruz |  Böğürtlen topluyoruz. Okulda reçelini bile yedik :) |  Çay bitkileri ve Fırtına vadisi |  hocanın kulübesinin verandasında.. |  muhteşem köpek Poçi |  ayrılırken bize şaklabanlık yapıyor.. | |
|
 |